Pansiyon
- aysegulblogsitesi
- 11 Ağu 2025
- 4 dakikada okunur

İlk defa yalnız bir tatil yapacaktım. Bu sefer tek kişilik bavuluma birkaç mayo, bir terlik, iki kitap, dış fırçası ve iki elbise koyduktan sonra otobüs yolculuğu için hazırladığım şalvarımı ve tişörtümü giydim. Gitme saati yaklaştıkça heyecanlanıyordum. Nede olsa uzun bir yola çıkacaktım. Eşimden ayrıldıktan sonraki ilk hamlemdi. Gerçi saçlarımı sarıya boyatmıştım ama o sayılmazdı. Her zaman yaptığım bir şeydi. Nihayet kalabalık garajda otobüsü bulup binince yola çıkmıştık. Sanki herşey bu şehrin içinde çok geride kalacaktı. Bütün kızgınlıklar, kavgalar, gönül kırıklıkları...En çok da canımı acıtan da kızımın hem üzgün hem öfkeli bakışları arasındaki ağlamalarım ile güçsüz gördüğü bir annenin duygusal yükünü kaldırmak zorunda kalmasıydı. Tüm bu düşüncelerle gece boyunca uyuma taklidi yapmıştım. İlerleyen saatlerde şöförün uyumamak için kısık bir şekilde açtığı radyonun sesi bütün horultuların arasından geçerek kulağıma geliyordu. Bazende düşüncelerle yorulan ruhumu rahatlatmak istercesine geçmiş çok geçmişte kalmış platonik aşklarımı hatırladım. En sonunda virajlı karanlık yolları geçerek geldiğimiz sahil şehrinde hava aydınlanmaya başlamıştı. Uyuşan ayaklarımı parmak arası terliklerimi giyerek kendine getiriyorum. Merkezde kalacağım deniz kenarı pansiyonu sorarak biraz yürüdükten sonra kapısına varıyorum. Serap hanım, pansiyonu sahibi kapıyı açıyor. Gözlüklü, çok zayıf, yaşlı bir kadın. Hoşgeldiniz diyor. Pansiyon girişindeki sağda bir kapı var. Oradan içeri giriyoruz. Şile bezi elbiselerle dolu bir dükkan burası. Her elbisenin eteğine el yazısı ile yazılmış fiyat barkotları var. Ayrıca ahşap bir masanın üzerine yığılmış pamuklu ve kenarları oyalı havlular var. Onların arasından oldukça kalın, kenarları kıvrılmış, üstündeki kabı soluk bir bordo rengi olan defteri bularak açtı. Telefon numaramı ve adımı bulur bulmaz kimliğimi istiyor. Tüm bilgilerimi yazdıktan sonra odamın anahtarını veriyor. Merdivenleri çıkarken zorlanıyorum. Her ķöşede sırtlarındaki sepette kır çiçekleri taşıyan küçük heykelden kadınlar var. Odama girer girmez klimayı açıyorum. Çift kişilik gene kır çiçekleri desenli örtüsü olan yatağa atıyorum kendimi. Yattığım yerden pansiyonu lokantası ve kendine ait plajı gözüküyor. Lokantanın üstü kamelya gibi asma yaprakları ile süslü. Çok uzaklarda birkaç yelkenli denize demir atmış sallanıyor, masalara tabak taşıyan garsonlar, kumda koşuşturup, annesi kolundan tutunca çırpınıp ağlayan çocuklar sessiz sinema misali gözüküyordu. Yolculukta şişmiş ayaklarımı, yatağın temiz, yumuşak, beyaz kumaşların sürterek dinlenmeye çalışıyorum. Yirmi yıl süren bir evliliğin arkasından şimlik yapabildiğim bu kadar. Şimdi burda kendim ile ilgili hiçbir şey düşünmek istemiyordum. Etrafımda hiç tanımadığım hayatları, insanları görmek bana iyi gelecekti. Hava nerdeyse kararmaya yakın bir şeyler yemek için bahçedeki lokantaya indiğimde, masalarda oturan çekirdek aileleri görünce birden boğazım darlandım, nefes alamadım. Kadınlar göz ucuyla bakarken, kocaları da daha meraklı ama kısa süreli bakıyordu. Alabildiğine çocuk sesi vardı ortalıkta, şaka gibi...Yanlış bir yere geldim diye düşündüm. Benim insanlardan uzak iki kişilik bir masaya oturduğumu gören garson çocuk yanıma geldi. Yaşı benden küçük olduğu halde biraz laubali hali ve bakışları vardı. Bu hal, kendimi ve kıyafetimi sorgulatacak haleti ruhiyeye sokmaya yetmişti. Hoşgeldiniz, tek kişi misiniz?Evet, ne yemekleriniz var?_Balık,köfte tavuk, kabak çiçeği doması, taze fasulye, omlet, gözleme bu akşam çıkanlar hanımefendi. Sabah badem kurabiyemiz ve reçelimiz çok güzeldir. Teşekkür ederim, ızgara levrek alayım. Buraları biliyor musunuz?_İlk defa geldim._ Çok güzel bir koy var, arkadaşım tekne turu ile götürüyor. İsterseniz sizi oraya götürebilirim. Çocuktaki özgüven ve istek karşısında iyice şaşırmıştım. Sadece güldüm. Afiyet olsun diyerek yanımdan gitti. Yan masalardaki istekler artmış, garsonlar masaya biraları götürmeye başlamışlardı. Biraz içip kafayı bulan çiftler, çocukları ile ilgilenmeyi eşinden beklemeye başlamış, ' hayatım biraz da sen ilgilenir misin' diye siteme başlamışlardı. Bazen istemsizce telefona bakıp yalan dünyanın içinde kayboldukları da oluyordu. Bazende aynı yere tatile geldikleri başka ailelerle muhabbet kuruyorlardı. Özellikle ufak çocukları birbiriyle oynayan aileler. Bunların dışında diğer köşede genç kızları ile oturan, üç kişilik bir aile dikkatimi çekmişti. Hepsi kafasını başka yönlere çevirmiş birbiri ile konuşmuyordu. Biraz önce kavga etmiş gibi birbirlerine hiç bakmıyor, konuşmuyorlardı. Anlaşılan ben kafamdan uzaklaştırmaya çalışsam da benzer hayatları gördükçe, benim ruhumu bırakmayacaktı yaşadıklarım. Şu masum kızı üzecek nasıl bir sorun olabilirdi? Bütün ayrılıkların en büyük nedenlerinden biri de güvensizlik ve değersizlik duygusu değil miydi? İşleri yolunda gitmeyen adamı sevemeyen kadın, bütün sorumluluklardan yorulmuş şişmanlayan, cinsel isteği kalmamış kadını istemeyen adam, yaz yaz bitmez. Çocuklar ise anne ve babalarını birlikte gördüklerinde güven duygusu ile beslenirler. Tüm bunları düşünürken lokmalar boğazıma dizildi. Masadan kalktım, biraz ilerdeki plaja doğru yürüdüm. Toplanmış şezlongların kenarından geçip, denizin kıyısındaki kayığın önüne oturup sırtımı dayadım.Hafif rüzgarla sessiz kıyıda oynayan dalgalara doğru uzattığım bacaklarıma değen ılık su ile birden rahatlamıştım. Yan meyhanelerden yunan müzikleri geliyor, gittikçe artan kalabalığın uğultusu romantik aşk şarkıları ile karışıyordu. Ay ışığının dans ettiği denizin üstü bir başka güzelse de 'şimdi içindeki balıklar ne alemdedir?' diye düşündüm, denize girip onlarla yanyana yatmak istiyordum. Ama biraz ilerde el arabasında pişmiş mısır satan karı kocayı görünce biraz çekindim. Aslında kendi hallerinde plastik sandalyelerine oturmuş, plastik masalarının üstündeki plastik kaplarından yemek yiyiyorlardı. Bir ara adamın kalın sesi ile bana kadar gelen konuşmasında' iyi ki etli yapmışsın kuru fasulyeyi' dediğini duymuştum. Çok ilginç yıllarca işten çıkıp, koştura koştura eve gidip ölü gözü gibi az voltajlı lambalarını yakıp dışardan bakınca tütsülenmiş gibi kapkara tüllerinin ardında yemek yapan bu insanların hayatlarını düşündükçe, bitmeyen hastane kuyrukları, toplu taşımada sıkışarak nefes alamama, fırında bile uzayan kuyruklardan yorulan bir bezginlik gözümün önüne gelirdi. Hep çok çocuklu, ufak odada üst üste yatan, çocukların çoraplarını ve iç çamaşırlarını aynı yere koydukları ailelerdi bunlar. Ama buradaki yemek muhabbeti, karı kocanın başka hayatlara imrenme bilmedikleri bir dünyaydı. Lokantada oturup, tatile gelen insanlardaki 'nerede oturuyorsun? evin var mı?araban ne marka?'gibi sorularla hayat yarışının yapıldığı ayrı bir dünya da vardı. Mısırcı ailenin kumsal muhabbeti hoşuma gitmişti. O kadar rahatladım ki dayanamayıp kıyıda suyun içine girdim. Balıklar ayağımı ısırıyor, bense lokantaya dönmüş uzaktan masaları izliyor, garson çocuğun havaya kaldırdığı tabaktan çıkan dumanlara doğru bakıyordum. Uzaktan bakınca herşey daha güzeldi.




Yorumlar